Âşıklar ve Led ışıklar
Âşıklar ve led ışıklar
Birkaç yıl önce Amasya, Çorum ve Tokat’a paket bir geziye katılmaya niyetlenince ev ahalisi beni “görmeden ölünecek şehirler” şakasıyla epey makaraya sardı. Şakanın haklı bir tarafı olmadığını bilsek de o malum olgu yine tasdiklenecekti: aksilik ve saçmalıklar gezinin/şu hayatın olmazsa olmazıdır, müzmin memleket sevdasının bilinen bir ilacı yoktur.
Gençken uzun şehirlerarası yolculuklar, sırf mola yerleri sayesinde zamanı durdurmaya benzer tuhaf bir etki yaratırdı. Belki saf gözlem noktamı yitirdiğimden belki de mola yerlerinin kuş uçmaz kervan geçmez havası bozulduğundan, aynı hissi yakalayamadım. Oysa belli ki koşullar tıpatıp aynı, sadece üzerlerine led ışık çekilip kabartma tabelalar, savurganca jelatinli ambalaj kondurulmuş. Özünde ne ülkenin üstündeki pus dağılmış ne sarı filtreli sanat filmlerine malzeme olan hayatın asli renk paleti değişmiş, kusurların bir kısmı görünmezleşmiş bir kısmı daha beter sırıtır hale gelmiş.
Mesela hava ağarmadan verilen kahvaltı molasında üst üste yaşadığımız hijyen şokları sahici bir zamanda yolculuk: Çayların neredeyse asker karavanası misali geniş kaptan sapıyla çöpüyle dağıtılması, siyah tahta beziyle kurulanan bulaşık leğeninden çıkmış sulu tabaklar, lordlar kanından geldiği varsayılan oğlanın şifahen bildiği 80’lere ışınlanma şokuyla ağzına tek lokma koymayıp ana babasının ise istifini bozmadan oburca karınlarını doyurmasına hayretle karışık öfkelenmesi...
Kör şafakta çektirilen bu eziyetin bir nedeni var: İlk durağımız olan Âşıklar Müzesini tok karnına gezmemiz uygun görülmüş – doğrusu haklılar da, aç karnına çekilir iş olmazdı. Dünyanın tekinsiz müzeleri sıralamasında birinci. Alelade vitrin mankenlerini fırfırlı satenle sarmalayıp ortamı kendine hayrı olmayan led ışıkla süslemişler, zaman sıçramalarına binaen kâh bir detone türküye kâh alakasız bir klasik müzik parçasına atlanıyor, kulağınızın alışmasına fırsat bırakılmadan hop başka bir detonasyonla tünelin ucundan yallah dışarı fırlıyorsunuz. Cümle plastik sanatlara, tarihteki âşıklara, müziğe, renkli led aydınlatmasını icat edene küsmeniz garanti. Fakat ya sabır çekerek bu çirkinlik abidesine, hemen arkasındaki dev Ferhat ile Şirin heykeline de gözlerinizi kapayıp aşağı kısımda kayalara oyulmuş antik suyolunu aklınıza kazıyabilirsiniz:
Geç Helenistik ve erken Roma dönemine ait mühendislik harikası aslında 25 km imiş ama resmi kültür sayfalarında bir anda Ferhat Yolu oluveriyor, uzunluğu da 6 km’ye iniyor. Ferhat’ın canını alan gürzle bu kaskatı kayalarda olsa olsa 6 km açabileceği varsayılmış herhal. Kimi kaynaklara göre Roma İmparatoru Hadrianus döneminde, kimi kaynaklarda geç Helenistik dönemde yapılmış mühendislik harikası[1] için nehir tabanındaki eğim birebir kopyalanmış. Sele yol açmadan yıllarca şehre su getiren 25 km’lik bu suyolu önce Bizans zamanında arkasından diğer uygarlıklarla ufalanmış. Günümüzde sağına soluna taş ocağı yapılıp iyice daralan bu mirasın 6 km’si neyimize yetmesin, varsın adı da Ferhat suyolu olsun. Kayalara dokunup iki bin küsur yıl önceye gidiyorum, sağıma soluma aldırmadan. Taşın hafızasından ruhu doldurma antrenmanı diyelim.
Ruhun bir huzur bulup bir boğazlanması ata sporumuz olduğuna göre fazla rahatlamadan sırada ikinci müze şoku var. Coğrafyanın mucidi Strabon’un doğduğu şehir Amassia - Şehzadeler Şehri’nde en son isteyeceğim mumyalarla karşılaşmaktı, o da oldu. İnsan o enfes suyolu, kaya mezarları, nehir, Hitit Teşup heykeli, Lahitler vs varken mumyaya niye baksın? Ama bakıyor işte, bütün sevimsizlikleriyle onlar bana ben onlara. Önce Hitit, Hattiler, sonra Pontus krallığı, Lidyalılar, bir dönem Roma, 11 yüzyıl boyunca Bizans egemenliğinde kalıp Selçuklu’ya geçmiş ve anlaşılan sadece yüz yıl Moğolların yani İlhanlı valilerinin elinde kalmış bu il; yine de müzeyi gezen kişinin mumya imgesiyle kapıdan çıkması amaçlanmış sanki. Müzenin şahikası gibi beyninize nakşoluyor, belki de gerekli bir bilgi bu bilemem.
Nihayet Amasya’ya varınca yine genleşip ferahlıyorum: hayranlıktan gözüm doluyor, Helenistik dönem kaya mezarlarının dibinde Osmanlı evleri, hemen karşılarında dünyanın ilk müzikle tedavi merkezi Selçuklu Bimarhanesi ve cumhuriyet dönemi eserleri. Çıplak gözle tek kadraja sığabilen tarihin katmanları. Şehrin gündelik hayatında bu dört ayrı dönemin izleri nasıldır? Kalmış mıdır? Varsa etkileri dile nasıl yansımıştır? Yoksa çoktan silinip gitmiş, Yeşilırmağa mı karışmıştır? Bol zaman olsa, insan biraz konaklasa, amatörce doyasıya gözlem yapsa, bütün kaygılardan bilinenlerden, anlatılanlardan azade kendi tarihini kurgulasa – artık başka bir ömürde. Yeşilırmak- Kummesmaha- İris sabahın ilk ışıklarıyla ayna gibi, tevekkeli değil o şirin Osmanlı evlerinin aynadaki yansıması bolca fotoğraflanmış, şehrin en bilinen simgesi olmuş, güzellik benzersiz, bakımsızlıksa makus talih; genişleyip daralıyoruz ha bire. Rehberin “aman ne gerek var” uyarısına aldırmadan kaya mezarlarına tırmanıyoruz. Kedi yavrularını besleyen gişe memuruna mama parası desteği yapınca adam şaşkınlıktan donakalıyor. Ne bilsin tabii, en az on beş kadrolu, beş sözleşmeli bir kısmı çoktan emekli olmuş dev bir kedi klanını beslediğimizi.
Şehre yeterince tepeden bakıp ferahladıysak tamam, daralma zamanı. Her Anadolu şehrinin vazgeçilmezi: kırk kişi hap kadar dükkâna balık istifi tahta taburelere oturur, ikram edilen envai çeşit muhakkak organik, yerel ürünü metazori tattıktan sonra mahcubiyetle bir şey satın alıp çıkar: elma çayı, elma kolonyası, elma kahvesi, elmalı filtre kahve; her şeyin elmadan yapıldığı bir cennetteyiz, Roma mozaiklerinde bile elma var oysaki bolca pudra şekeri ve aromayla kotarılmış ürünlerin içinde haliyle mikroskobik miktarda.
Fakat yerel ürünlerde otantiklik arıyorsak, galiba dokuma zanaati bir istisna. Fırsat olsa sadece yerel giysilerle örtünürdüm - neden olmasın, yılın soğuk zamanları keçe, sıcak zamanları yemeni pantul. Yazması meşhur Tokat’a geldik: zanaatçiler bir avuç kaldığı, desteklenmediği için ölmek üzere bu sanat. Ziyaret ettiğimiz atölyede imalat sürecini izliyoruz millet onar onar kapışıyor, birisi üstünde ufacık defo olan bir şalvar almış, atölyeciler koştur koştur peşimizden gelip “saçsız bir abi delik tuman almış onu değiştirelim,” diye ellerindeki sağlam ürünlerden verince “saçsız abiye” bakıp gülme krizine giriyoruz, yabancı değil bizden.
Gezinin şahikası, belki de bu geziye çıkmamızın tek amacı olan dünyanın en büyük mağaraları arasında yer alan, hâlâ genişlemeyi sürdüren efsanevi mağaraya geldik: Tokat Ballıca Mağarası. Bu sefer hem ruhumuz hem ciğerlerimiz ferahlayacak, Ruslar mağarayı sağlık turizmine açmak istiyormuş aman aman… içerisi yaz kış sabit sıcaklıktaki havası, negatif iyon bakımından zenginliğiyle pek çok hastalığa şifa olur nitelikte. Gidiş geliş yaklaşık bir buçuk kilometre yürüyeceğiz, epey merdiven çıkacağız, dile kolay 3,5 milyon yıllık bir oluşumun içindeyiz. Mağaranın rehberine başta ön yargılı yaklaşsam da birkaç adım attıktan sonra paleolitik çağdan girip tarım arazilerinin imara açılması sonucu mağara yapısının nasıl zarar gördüğünden çıkan engin bilgi birikimi, jeolojiden siyasete tutarlı fikirleri karşısında dudağım uçukluyor. Kitapları çok seven mağara rehberi dostumuz oluyor, ömrüm olursa tekrar ziyaret etmek isterim. Ne yazık ki, Unesco geçici dünya mirasına da led ışıklar takılıp takıştırılmış; bu ışıklandırma son yirmi yıllık dandik ve çarpık büyümemizin simgesi mi acep. Kesin öyle, çünkü akşam yürüyüşe çıkıp Afrikalı nüfusun halı sahalarda gözle görülür bir kalabalık oluşturduğu Tokat nehir kenarını gezerken de aynısını göreceğiz: Boylu boyunca LED aydınlatma.
Baştaki şakanın esas öznesi Çorum’du galiba. Doğrusu hiç katılmadım, ben Çorum’un merkezini de müzesini de beğendim ama bu şehre esas geliş amacımız Hattuşa’yı ziyaretti. Şakır şukur fotoğraf çekenler fırsat bırakırsa o engin tarihi, bozkırı, aslanlı kapıyı, gizemli geçidi, Yazılıkayayı, yeşil taşı… huzurla içime çekeceğim, biraz da yürüsek keşke. Yürüme yokmuş, kendimizi fotoğrafladıysak dönüyormuşuz, işte bu en büyük hayal kırıklığı, artık bir dahakine, hiyerogliflere kadar peşinen ezberleyip o höyükten bu höyüğe bozkırı kat etmeye kararlı biçimde ayrılıyorum.
Her şeye rağmen memnun döndüm geziden, bit kadar defosu için koşturan atölyeciyi, ciğerinden kopan bir memleket sevgisiyle konuşan, geleni gideni bilinçlendirmeye çalışan gönüllü mağara rehberini, kedi yavrularını besleyen gişe memurunu tanımak ruhumu ferahlattı. Mola yerindeki tahta bezinin, içinde elma olmayan elma çayının, Şehzadeler Şehri’nde zorla mumya izlemenin hesabını soran bir “müşteri” de olabilirdim, olamadım: hayatı, bütün bu sıkışmışlık ve dayatılan saçmalıklar arasında (onlara rağmen değil de onlarsız olmayacak şekilde) azimle tadına varılabilen bir şey olarak algılamayı bir şekilde bellemişim. Bu ata sporunu kimseye tavsiye etmiyorum ama benden geçti, gayrı eğitilmezim, müzmin memleket sevdam, bana ne edilmiş olursa olsun, ne duymuş ne görmüş olursam olayım insandan külliyen sıtkımın bir türlü sıyrılamayışı da muhtemelen bu yüzden. Bir de led ışıkları söndürebilsek…
[1] https://www.academia.edu/130359919/Roma_D%C3%B6nemi_Sonuna_Kadar_Amasyada_Su_Yap%C4%B1lar%C4%B1_Water_Structures_of_Amasya_Until_the_End_of_The_Roman_Period




